Ziyâ Paşa (1829-1880), asıl adıyla Abdülhamid Ziyâeddin, Tanzimat döneminin en önemli devlet adamı, şair ve düşünürlerinden biridir. Şinasî ve Namık Kemal ile birlikte Türk edebiyatının Batılılaşma sürecini başlatan sacayağının üçüncü ve en çok eser veren ismidir. Hem geleneksel divan şiirinin estetiğine bağlı kalmış hem de Avrupa'da Jön Türkler'e katılarak modern hürriyet fikirlerini savunmuştur. Siyasi hayatındaki iniş çıkışları, sürgünleri ve vali olarak hizmet ettiği dönemlerle Osmanlı modernleşmesinin tüm sancılarını bizzat yaşamış bir şahsiyettir.
1829'da İstanbul'da doğan Ziyâ Paşa, klasik medrese eğitimi alarak Arapça ve Farsçayı mükemmel düzeyde öğrenmiştir. Genç yaşta Sadaret Mektubî Kalemi'ne girmiş, ardından Sadrazam Mustafa Reşid Paşa'nın himayesiyle Saray Mâbeyn-i Hümâyun Katipliği'ne kadar yükselmiştir. Bu dönemde Fransızca öğrenerek Batı edebiyatıyla tanışmış, Molière'in Tartuffe eserini Türkçeye çevirerek ilk manzum tiyatro tercümemize imza atmıştır. Ancak devlet içindeki çekişmeler ve Mehmet Emin Âli Paşa ile olan anlaşmazlığı, onun saraydan uzaklaştırılarak Kıbrıs, Amasya ve Canik gibi yerlere mutasarrıf (vali yardımcısı) olarak gönderilmesine yol açmıştır.
Yönetime muhalif olan "Yeni Osmanlılar" cemiyetine katılan Ziyâ Paşa, 1867 yılında Namık Kemal ile birlikte Paris’e kaçmıştır. Mustafa Fâzıl Paşa’nın desteğiyle Londra’da Hürriyet gazetesini çıkarmışlardır. Gazete, Osmanlı hükümetini sert bir dille eleştiren ilk önemli muhalif yayınlardan biri olmuştur.
Ziyâ Paşa’nın Avrupa yılları, onun Batılı kurumları yerinde görmesini sağlamış olsa da o, Namık Kemal’den farklı olarak sorunu sistemden ziyade "yöneticilerin suiistimalinde" görmüştür. Bu fikir ayrılıkları ve maddi sıkıntılar nedeniyle bir süre Cenevre’ye çekilmiş, 1871'de Ali Paşa'nın ölümüyle ancak yurda dönebilmiştir.
Ziyâ Paşa, edebiyatımızda en çok Terci-i Bend ve Terkib-i Bend şiirleriyle tanınır. Bu şiirlerinde evrenin sırlarını, insanın acizliğini ve dünyanın adaletsizliğini sorgulamıştır. Onun öyle beyitleri vardır ki, bugün dahi Türkçede atasözü (darb-ı mesel) gibi kullanılmaktadır:
"Âyinesi iştir kişinin lâfa bakılmaz / Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde" (İnsanın aynası işidir, sözüne bakılmaz; aklının seviyesi yaptığı işte görünür) ve "Nush ile yola gelmeyeni etmeli tekdir / Tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir" mısraları buna en güzel örnektir.
Ziyâ Paşa, Tanzimat aydınının yaşadığı "gelenek ile gelecek" arasındaki sıkışmışlığın en bariz örneğidir. Ünlü Şiir ve İnşa makalesinde gerçek Türk şiirinin halkın konuştuğu dildeki "halk şiiri" olduğunu savunmuş; ancak birkaç yıl sonra yazdığı Harâbât adlı dev antolojide divan şiirini göklere çıkararak halk şiirini küçümsemiştir. Bu keskin dönüşü, Namık Kemal'in ünlü Tahrib-i Harâbât eleştirisini yazmasına ve iki dostun arasının açılmasına neden olmuştur.
II. Abdülhamit döneminde anayasa (Kanun-i Esasi) hazırlama komisyonunda yer almış, ancak kısa süre sonra İstanbul'dan uzaklaştırılmak amacıyla önce Suriye, sonra Konya ve son olarak 1878'de Adana Valiliği'ne atanmıştır. Adana'da eğitim ve kültür hayatına büyük katkı sağlamış, şehre ilk tiyatro binasını kazandırmış ve imar faaliyetlerini yürütmüştür.
17 Mayıs 1880'de Adana'da siroz hastalığından vefat etmiştir. Mezarı Adana Ulu Camii yanındaki türbededir. Ziyâ Paşa, hem devlet adamı ciddiyeti hem de şair hassasiyetiyle, Osmanlı'nın son yüzyılındaki hüzünlü ve kararlı arayışın bir simgesi olarak tarihe geçmiştir.
2026-TÜRK TARİHİNE YÖN VERENLER